

Onu görmeden önce duyarsınız.
Havada titreyen bir saz teli... Bursa'nın tarihi Köylü Pazarı'nın dar sokaklarından süzülüp gelen uzun ve yanık bir notaya dönüşüyor.
Sesi takip edin, onu bulacaksınız.
Âşıklar Kahvesi.
Dışarıdan bakıldığında diğer eski kahvehanelerden pek bir farkı yok; mütevazı, ahşap çerçeveli, iddiasız. Ancak içeri adım attığınız an, buranın havadan sudan sohbet edilecek bir yer olmadığını çabucak anlıyorsunuz.
Burada laflamaya müsaade yok.
Tavla pullarının şıkırtısı yok. Futbol tartışmaları yok. Siyasi münakaşalar yok.
Sadece saz var. Sadece türkü var.
1955 yılında Mehmet Ali Güneş tarafından kurulan Âşıklar Kahvesi, aslında bir bıkkınlıktan doğmuş. Anlatılanlara göre, kahvehane ilk açıldığı dönemde içerisi hararetli siyasi tartışmalar ve spor kavgalarıyla dolup taşıyormuş. Gürültüden ve kutuplaşmadan yorulan Mehmet Ali Bey radikal bir karar almış:
Burada bir ses olacaksa, o da sadece müzik olacak.
O günden bu yana —neredeyse 70 yıldır— kurallar hiç değişmedi. Masa oyunu yok. Boş muhabbet yok. Siyaset yok. İçeri girerseniz, dinlersiniz. Ya da çalarsınız.
Benim ziyaret ettiğim akşam kahvehane hıncahınç doluydu. Omuz omuza o küçücük odaya sıkışmış yaklaşık otuz kişi, sessizliği bozmamak gerektiğini çok iyi bilen ellerinde usulca çay bardaklarını tutuyordu. Dışarıda birkaç kişi daha birilerinin kalkmasını sabırla bekliyordu.
Sahne yok. Spot ışıkları yok. Sadece geniş bir çember şeklinde dizilmiş sandalyeler ve sazlarını adeta vücutlarının bir uzantısı gibi tutan adamlar var — kimisi gencecik, kimisi yılların yorgunluğunu yüzünde taşıyor.
Biri başlıyor.
Bir diğeri ona katılıyor.
Alkış için çalmıyorlar. Onlar meşk ediyorlar — öğreniyor, aktarıyor, paylaşıyorlar. Bir türkü dizesi odanın içinde süzülüyor. Bir başkası usulca ona dem tutuyor. Melodi özlemi, göçü, sevdayı, kaybı taşıyor — koskoca Anadolu coğrafyası birkaç telin içine sığdırılmış.
Kimse telefonuna bakmıyor.
Kimse müziğin üzerine konuşmuyor.

